Bugün uyanır uyanmaz ilk fark ettiğim şey yağmurun sesi oldu. Camdan dışarıya uzanmış bir iki damla, sonra hızlanan tıkırtılar… Sanki dışarıda hayat biraz daha yavaşlamış gibiydi. Hani öyle günler olur ya; kalkmak istemezsin ama kalktığında da dünyaya karşı daha yumuşak olursun. İşte öyle bir sabahtı.
Yatakta biraz oyalanıp sonra kendimi usulca bilgisayarın başında buldum. Kalın çoraplar ayağımda, elimde dumanı tüten bir kahve… Lambayı yaktım, odamda sarı bir sıcaklık yayıldı. Dışarısı gri ama içerisi sıcacık.
Bazen iş yaparken arka planda müzik açarım ama bugün gerek yoktu. Yağmur zaten çalıyordu. Hem de en güzel melodisinden… Camdaki damlaların dansı, ağaçlardan düşen su sesleri, arada uzaktan geçen bir araba… Tüm şehir bir caz bandosu gibi eşlik ediyordu yazdıklarıma.
O kadar tuhaf ki… Normalde zor odaklandığım işler bile bu sabah sanki kendi kendine çözülüyordu. Belki yağmurun sakinliği bulaştı bana, belki de bazı günler ruh halinle hava birbirine denk gelir, kim bilir?
Bilgisayarda açık duran belgeler, yanımda duran defter, birkaç not… Bunlar sıradan detaylar gibi ama işte, bu sabah onların bile ayrı bir güzelliği vardı. Sanki masa bile bana “bugünlük sakin ol, acele etme” diyordu.
Zaman zaman gözüm dışarıya kaydı. Gökyüzü hâlâ ağır ağır ağlıyordu. Ama bu beni üzmüyordu. Aksine, bu sessizliği özlemişim. Her yer sessizleştiğinde, insan kendi içini daha net duyuyor.
Bugün üretkenlik değil huzurdu ana tema. Ya da üretkenliğin huzurla birleşmiş hâli. Herkes sabahları motivasyon arar ya; benimki sadece bir kahve, bir battaniye ve yağmur oldu.
Ve düşündüm ki, belki de en verimli anlarımız, dışarıdan mükemmel görünen değil; içimizde en dingin olduğumuz zamanlardır. Belki bazen sadece durmak, o anın kıymetini bilmek, en güzel “ilerleme”dir.
Yağmur hâlâ yağıyor. Ben yazmaya devam ediyorum. Ve biliyorum ki, bu sabahı uzun süre unutmayacağım…

Yorum bırakın